Okunamayan
10.04 - 23.05.2026
Küratör: Hale Albayrak
Sanatçılar: Enis Malik Duran, Yunus Aras, Merve Zeybek, Zeynep Akman, Mehmet Sinan Yücel
BlackLight Galeri
Kemankeş Karamustafa Paşa Mah.
Kemankeş Cad., Fransız Geçidi Sokağı,
C Blok, Kat 1, No: 14. Beyoğlu İstanbul
Yazı, ekonominin çocuğudur. Hale Albayrak Küratör “Yazı dediğimiz olgu sahiden neden ortaya çıktı? İnsanlık bir gün oturup “duygularımızı kalıcılaştıralım” diye romantik bir karar mı aldı? Pek değil. Yazının doğuşu, sandığımızdan çok daha dünyevî, çok daha “hesap kitap” odaklı bir ihtiyacın ürünü. Zira ilk yazı örneklerine baktığımızda karşımıza şiirler ya da destanlar yerine borç kayıtları, vergi listeleri ve ticari envanterler çıkıyor. Mezopotamya’da kil tabletlerin üzerine kazınan ilk işaretler; kim neyi üretti, kim kime ne borçlu, hangi mal nereden geldi gibi soruların cevabını saklamak içindi. Başka bir deyişle: Yazı, esasında, ekonominin çocuğudur. İnsan, doğayı anlamak kadar onu düzenlemek de zorundaydı. Bunun yolu kayıt tutmaktan, kayıt tutmak ise adlandırmaktan geçiyordu. Ancak burada kritik bir eşik vardı. Adlandırma yetkisi, giderek belirli bir zümrenin elinde toplanmaya başladı. Yazı, daha en başından eşit dağıtılmış bir araçtansa erişimi sınırlı bir ayrıcalıktı. Bu ayrıcalık bilgiyi sınıfsallaştırdı. Kim yazıyorsa, o belirliyor; belirleyense neyin gerçek, neyin kayıt dışı kalacağına da karar verererek bilgiye hükmediyordu. Sümerler’den Antik Mısır’a uzanan hatta bilgi, gücü örgütleyen ve meşrulaştıran bir araca dönüşürken, yazı da bu örgütlenmenin temel altyapısını kurdu. Kâtipler, rahipler, saray görevlileri… Hepsi bilginin dolaşımını kontrol eden birer bekçi konumundaydı. Bu durum, yazının yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir eleme ve dışlama mekanizması olarak çalıştığını da gösterir. Okuyabilenle okuyamayan arasındaki fark, zamanla bilenle bilmeyen, hükmedenle tâbi olan arasındaki farka dönüştü. Enis Malik Duran’ın Silsile serisiyle açılan “Okunamayan” sergisinde, bu farkı üreten süreç görünür hâle gelir. Silsile, bilginin doğa gözleminden doğup bir kült pratiğine evrilişini, Ursa Major takımyıldızı üzerinden kurulan bir alegoriyle anlatırken, aynı zamanda bu evrimin masum olmadığını da ima eder. Altı parçadan oluşan ve bir enstalasyon niteliği taşıyan çalışma, izleyiciyi sol üstten başlayıp sağ altta bir rahleye kadar uzanan bir akışa davet eder. Bu akış yalnızca bir bilgi aktarımını değil, bilginin el değiştirmesini, daralmasını ve belirli ellerde yoğunlaşmasını da izletir. Başlangıçta insan gökyüzüne bakarak anlam kuruyordu; yıldızların hareketi bir rehber, bir ölçüydü. Ancak bu gözlem giderek kayda, kayıttan da kitaba dönüştü. Bu dönüşüm, bilginin doğrudan deneyimden koparak aracı formlar üzerinden aktarılmaya başlaması demekti. Artık referans doğanın kendisi değil, onun yazıya geçirilmiş, dolayısıyla yorumlanmış ve belirli bir bakış açısıyla çerçevelenmiş hâliydi. Yerleşik hayatla birlikte bu çerçeve daha da katılaştı; bilgi paylaşılmaktan çok korunması gereken bir sermayeye dönüştü. Fakat hikâye burada da bitmedi. Bir noktadan sonra bilgi, gözleme dayalı olmaktan çıkıp anlatıya yaslanmaya başladı. Gökyüzü sadece bilimsel bağlamda incelenmekten ziyade anlam yüklenen, yorumlanan ve yeniden kurgulanan bir sahneye hâline geldi. Bu sahnede melekler aracılığıyla kutsal kitaplar indirildi, ilahî hakikat yeryüzüyle buluştu. Babil Kulesi anlatısından firavunların tanrısallığına kadar pek çok örnek, bilginin gökyüzü üzerinden nasıl bir tahakküm aracına evrildiğini gösterir. Üstelik semavi dinlerin bu metinleri, özünde sermaye karşıtı, eşitlikçi ve gücü yalnızca Tanrı’ya atfeden bir etik ufuk taşıyordu. Ne var ki tarih, bu ufkun nasıl sistematik biçimde tersyüz edildiğinin de kaydıdır. Yeryüzündeki iktidarlar, ilahî referansı kendi meşruiyetlerinin hammaddesine büründü; kutsal olan, siyasal olanın hizmetine sokuldu. Kimi dönemlerde “cennetten arsa” vaadiyle ekonomik sömürü meşru kılınırken, kimi zaman ilahî emir ve yasaklar oy devşirmenin retoriğine dönüştü. Böylece kutsal metinler, aşkın bir hakikatin taşıyıcısı olmaktan çok, dünyevi iktidarın yeniden üretildiği ideolojik aygıtlara dönüştürüldü ve bu ilişki, farklı biçimler alarak bugün de sürüyor. Bu gerilim, Merve Zeybek’in Kutsal Kitap eseri sürdürür. Ortaçağ el yazmalarının ilahi ışıkla kurduğu ilişkiyi ödünç alırken, metni anlamından arındırıp görsel bir imgeye dönüştürür. Hristiyan ikonografisinin metni okuyamayan kitleler için bir tür “görsel rehber” olarak ortaya çıktığı ve skolastik düşünceyle iç içe geçtiği hatırlandığında, kutsal olanın nasıl kolaylıkla yönlendirilebilir bir alana dönüştüğü daha da belirginleşir. Zeybek’in işi, iki yana açılmış bir kitaptan çok anıtsal bir yapı gibi yükselirken, mekânla kurduğu tarihsel ilişki üzerinden de yeniden düşündürür. Böylece kutsallık sabit ve kapalı bir metinden çıkar. Işıkta, yüzeyde ve izleyiciyle kurulan ilişkide dolaşıma giren katmanlı bir deneyim. Bugün elimizde olan metinler gerçekten “saf” hâlleriyle mi bize ulaştı, yoksa iktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden mi biçimlendi? Zeybek’in işi, Mehmet Sinan Yücel’in rahle üzerinde sergilenen zımparadan yapılmış Zımpara Defteri ile birlikte düşünüldüğünde bu soruyu daha da keskinleştiriyor. Böylece başlangıçtaki yalın temasın, insanın doğayla kurduğu doğrudan ilişkinin yerine katman katman inşa edilmiş bir kurgu geçmeye başladı. İnsan bilgiyi sadece üretmiyor; onu düzenliyor, süslüyor, kutsallaştırıyordu. Belki de en önemlisi bu sürecin dışında kalanları sessizliğe mahkûm ediyordu. Zira yazılı olan kalıcıdır, resmîdir ve çoğu zaman tartışılmaz kabul edilir. “Söz uçar yazı kalır” derken aslında biraz da şunu söylemiş oluruz: Güç, yazıda kalır. Nitekim söz uçar ama bu, yok olduğu anlamına gelmez. Aksine, dolaşır, yayılır, dağları aşar, kulaktan kulağa süzülerek çoğalır. Yazı ise çoğu zaman olduğu yerde kalır; bir tablete, bir sayfaya, bir arşive sabitlenir. Yani kalıcılık dediğimiz şey, biraz da hareketsizliğin bedelidir. Bu denetleyici güç, sergide yazının görsel bir “iz”e dönüşmesiyle birlikte daha da görünür ve rahatsız edici bir hâl alır. Zeynep Akman’ın Ferman eseri, otoritenin taşıyıcısı metni tanıdık harflerinden arındırarak, sivrisineklerin oluşturduğu bir yazı formuna dönüştürür. Burada metin, insanın özgürlük alanına sızan bir vızıltıya dönüşür. Zira bir iktidarın verdiği hükümler tıpkı sivrisinek gibi davetsizdir, özel alana nüfuz eder, rahatsız eder ve geçiciliği içinde bile iz bırakır. Akman, rasyonel dili çözerek geriye kaşıntı gibi sürekli hissedilen bir etki bırakır. Bu, yazının aynı zamanda dikte eden bir güç olarak işlediğini hatırlatır. Yazının hafızayı nasıl muhafaza ettiğini anlamak için sabitlenme meselesini anlamak kritik. Yunus Aras’ın yerleştirmesinde referans aldığı kronikler hafızanın yalın biçimlerinden biridir. Olayları zaman sırasına dizer, içlerinden seçer ve kalıcı kılar. Babil kronikleri ise yazının doğduğu coğrafyada, zaman ile kayıt arasındaki bağın erken örnekleri olarak öne çıkar. Ancak bu kayıtlar tarafsız değildir. Her kronik, neyin yazılacağına karar vererek çalışır; dolayısıyla zamanı olduğu gibi değil, belirli bir bakış açısından kurar. Üstelik bu metinler çoğunlukla iktidara yakın çevrelerde üretildiği için, yalnızca geçmişi kaydetmez, aynı zamanda onu düzenler. Kimlerin tarihe dahil edileceği, kimlerin dışarıda kalacağı da burada belirlenir. Babil kroniklerinde gökyüzü ile yeryüzünün aynı düzlemde buluşması bu durumu açık eder. Yıldız hareketleriyle siyasal olayların yan yana yazılması, doğa ile iktidar arasında kurulan sürekliliği görünür kılar. Duran’ın Silsile serisinde kurulan hatta da olduğu gibi, gökyüzü gözleminden doğan bilginin zamanla kutsal bir referansa dönüşmesi, iktidarın kendini tartışılmaz kılmak için dayandığı zemini açığa çıkarır. Ancak bu süreklilik sanıldığı kadar sağlam değildir; yazıya geçen kadar vardır, geri kalanı sessizliğe karışır. Aras’ın U-chronie II isimli üç parçadan oluşan yerleştirmesi, volkanik kum üzerine kazınmış asemik izlerden oluşur. İlk bakışta bir kronik yüzeyi gibi düzenlenmiş olan bu alan, aslında okunamaz; işaretler herhangi bir dile ait değildir. Böylece yüzey, bir kayıt alanı olma iddiasını yitirir. İş, kroniğin temel işlevini askıya alarak zamanı kaydetmek yerine, onu mümkün kılan düzeni bozar. Zamanın hafızası olması beklenen yüzey, burada bilinçli biçimde işlevsizleşir; böylece tarih yazıcılığının kırılganlığı da görünür hâle gelir. 15. yüzyılda matbaanın sahneye çıkışıyla birlikte yazı, dar bir zümrenin ayrıcalıklı aracı olmaktan çıkarak kamusal dolaşıma girdi. Reform hareketleri, bilimsel devrim ve modern devletin inşası metnin çoğaltılabilir hâle gelmesiyle doğrudan bağlantılıydı. 18. ve 19. yüzyıllarda gazetenin ve kitlesel basının yükselişi, yazıyı gündelik hayatın vazgeçilmez bir parçası hâline getirdi. Ulus fikri büyük ölçüde ortak bir yazı dili etrafında kuruldu ancak bu demokratikleşme, yazının aynı zamanda bir ayrım mekanizması olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadı. Okuryazarlık, kimlerin yazıya erişebildiğini belirleyen bir eşik olmaya devam ederken yazı bu dönemde de belirli güç alanlarının içinde şekillendi. Bu nedenle bir yandan kamusallaşırken diğer yandan eşitsizliği yeniden üreten bir alan oldu. Bu noktada yazının “nasıl anlam ürettiği” sorusu da öne çıktı. Metin artık kapalı bir bütün olmak yerine farklı bağlamlarda yeniden kurulan bir yapı olarak görülüyordu. Bu dönüşümün arka planında yazının sınıfsal doğasına ve iktidar ilişkilerine dair giderek keskinleşen eleştiriler de vardı. Özellikle 1968 kuşağının politik hareketleri ve Marksist gazetecilik pratikleri, yazıyı bir karşı-iktidar aracına dönüştürdü. Yazının içinden yazıyı kullanarak sistem eleştirisi üretmeleri, egemenliği taşıyan metnin ona karşı da çalışabilen bir yapı olduğunu gösterdi. Bu da metni okuma biçimlerini dönüştüren daha geniş bir teorik iklimi besledi. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında, dil üzerine düşünme biçimi zaten köklü bir değişim geçirmişti. Göstergebilim bu dönüşümün tam ortasında; dilin yalnızca basit bir araç değil, kendi içinde işleyen bir sistem olduğu fikri giderek güç kazandı. Bu çizgi, ilerleyen dönemde Jacques Derrida ise 1960’ların ortasında sahneye çıkar. 1966’daki ünlü Structure, Sign and Play… konferansı ve 1967’de peş peşe yayımladığı kitaplar (özellikle Of Grammatology) ile yapısalcılığa dair radikal bir eleştiri getirir. Derrida’nın çıkışı, Barthes’ın dönüşümüyle neredeyse aynı tarihsel anda gerçekleşir ve meseleyi daha kökten bir yerden sarsar. Onun yapı-söküm dediği şey, metnin içindeki hiyerarşileri, gizli ön kabulleri ve doğal kabul edilen ayrımları açığa çıkarmaktı. Bu nedenle post-yapısalcı eleştiri, metinleri sadece çoğaltmakla kalmamış; onların içindeki bastırılmış olanı açığa çıkarmaya yönelmiştir. Kim konuşuyor? Kimin sesi duyulmuyor? Hangi deneyimler merkezde, hangileri kenarda bırakılmış? Ve belki de en önemlisi: Bu yaklaşım, yazının içindeki eşitsizlikleri görünür kılmanın önünü açar. Çünkü yapı-söküm sadece anlamı değil, gücü de çözümleyerek şu soruları sorar: Hangi kavram neden merkezde? Hangisi neden dışarıda? Hangi ses doğal kabul edilmiş, hangisi susturulmuş? Bu sorular, yazıyı basit bir ifade aracı olmaktan çıkarıp bir mücadele alanına dönüştürmüştür. Derrida’ya göre Batı düşüncesi, söz ile yazı arasındaki hiyerarşik bir karşıtlık üzerine kuruludur. Söz; hakikatle, mevcudiyetle, doğrudanlıkla ilişkilendirilirken; yazı ikincil, türevsel ve güvenilmez kabul edilir. Bu söz-merkezci ve aynı zamanda ses-merkezci yaklaşım, sadece dil teorisini değil, tüm Batı metafiziğini biçimlendirir. Varlık/yokluk, özne/nesne, erkek/kadın, kültür/doğa… Bu ikiliklerin her birinde ilk terim ayrıcalıklı, ikincisi ise bastırılmıştır. Yapı-söküm tam da bu düzeni hedef alır. Ancak bu, basitçe karşıtlıkları tersine çevirmek değildir. Bu yeni okuma biçimleri, yazının içinde saklı olan eşitsizlikleri de görünür kılmaya başlamıştır. Metinler anlam taşımanın yanında toplumsal düzenleri, sınıfsal ayrımları, cinsiyet rollerini ve güç ilişkilerini de taşır. Yazı, bir yandan bilgiyi kaydederken diğer yandan hangi bilginin değerli sayılacağını da belirler. Derrida’nın yaptığı; bu karşıtlıkların kendisini istikrarsızlaştırmak, kavramların sınırlarını yerinden oynatmak ve aralarındaki çizgiyi bulanıklaştırmaktır. Çünkü o çizgi sandığımız kadar sağlam değildir. Mehmet Sinan Yücel’in Gazete Turşusu yerleştirmesi, yazının ve kaydın doğasına içeriden bir müdahale gibi okunur. Gazete, en temelde tarihsel bir kayıt tutar; günü belgeleyen, zamanı damgalayan bir araçtır. Ancak bu kayıt kâğıdın ömrüyle sınırlıdır. Zamanı geçen gazete, hızla işlevini yitirir; okunmaktan çok istiflenen, depolanan, en iyi ihtimalle müsveddeye dönüşen bir malzemeye indirgenir. Zaten gazete kâğıdı başlı başına geçiciliğin maddesidir. Dönüştürülmüş liflerden üretilir, geçmişin izlerini taşır ama bütünüyle eski de değildir; henüz tazedir ama kalıcı olmaya da niyet etmez. Yücel, “turşusunu kurmak” deyimi üzerinden ince bir ironi kurar. Normalde işlevini yitirmiş ya da gereğinden fazla değer atfedilen şeyleri anlamsızca saklamayı ifade eden bu deyim, burada somutlaşır. Geçici bilgi, korunma arzusuyla cam kavanozlara sıkıştırılır. Kavanoz, içindeki kâğıt yığınını hem görünür kılar hem de ondan uzaklaştırır; gösterirken izole eder. Böylece zaman bu kapalı hacimde adeta fermente olur. İçerik çözülür, anlam dağılır; fakat fiziksel varlık ısrarla korunur. Bu noktada yapı-söküm gözle görülen bir sürece dönüşür. Gazetelerin üzerindeki tarih damgaları, farklı günler ve anlar üst üste binerek tekil bir zamanı değil, zamansız bir yığını işaret eder. Zamanı kaydetmek için var olan gazete katmanlaştıkça zamanı askıya alır. Bilgi artık dolaşıma giremez, tüketilemez; yalnızca saklanır ama bu saklama, onu korumaktan çok işlevsizleştirir. Böylece geçicilik ile kalıcılık, tüketim ile arşiv arasındaki sınırlar erir; geriye, anlamını yitirmiş ama varlığını sürdüren bir kayıt kalır. Bugün bir metni okumak, anlamın peşine düşmek ile beraber onun nasıl kurulduğunu kurcalamak anlamına geliyor. Hangi kelimelerin seçildiği kadar, hangilerinin dışarıda bırakıldığı da anlatının bir parçası oluyor. Belki de bu yüzden matbaanın başlattığı o büyük çoğalma süreci bizi daha fazla sorguya ve daha fazla yüzleşmeye götürdü. Ve artık biliyoruz ki bir metni anlamak, satır aralarında bastırılanı, erteleneni, susturulanı duymaya çalışmakla ilgili. Günümüzde imajlar, sesler ve dijital sembollerin tamamı yeni bir “yazı” biçimi oluşturuyor. Ancak şu soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Bu yeni yazıyı kimler üretiyor, kimler kontrol ediyor ve kimler sadece tüketiyor? “Yazı işe yaramaz ya da tehlikelidir” demek kolay bir iddia. Oysa yazı olmadan bugünkü dünyayı tahayyül etmek neredeyse imkânsız. Hukuk sistemleri, devlet yapıları, ekonomi, bilim, sanat… Hepsi yazının üzerine ve yazıyla birlikte inşa edildi. Belki de hâlâ, söz ile yazı arasındaki o kadim gerilimde yaşamaya devam ediyoruz. Değişen araçlar, tartışma değil. Ancak şimdi bu gerilim yeni bir evreye giriyor. Çünkü yazı, belki de tarih sahnesinde ilk kez geri çekilmeye başlıyor. Yerini tamamen kaybetmiyor elbette, fakat merkezdeki konumunu sarsan güçlü bir rakiple karşı karşıya: İmaj. Dijital çağda enformasyonun dolaşımı giderek yazıdan uzaklaşıyor. Artık uzun metinler yerine kısa videolar, görseller, simgeler ve akışkan ekran deneyimleri belirleyici. Bir düşünceyi ifade etmek için cümle kurmak gerekmiyor. Bir görüntü, bir “story” ya da saniyelik bir kesit çoğu zaman yeterli oluyor. Yazı, sabır ister; imaj ise hızla tüketilir. Daha da çarpıcı olan şu ki: Yazı sadece geri plana düşmüyor, aynı zamanda parçalanıyor. Cümleler kısalıyor, bağlamlar kayboluyor, anlam giderek daha yüzeysel ve anlık bir hâle bürünüyor. Artık bir metni baştan sona okumak dahi istisnai bir eyleme dönüşmüş durumda. Kâğıt ve kalemle yazmak ise neredeyse nostaljik bir ritüel artık. Bu durum, yazının tarihsel rolünü yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Eğer yazı; anlamı sabitleyen, kaydeden ve kurumsallaştıran bir araç idiyse; imajın hâkim olduğu bir dünyada anlam neye dönüşür? Daha akışkan, daha kırılgan, daha mı denetimsiz? Belki de burada yeni bir eşitsizlik biçimi doğuyor. Tıpkı bir zamanlar yazıyı bilenlerle bilmeyenler arasında olduğu gibi, bugün de dijital dili inşa edebilenler ile onu yalnızca tüketenler arasında bir ayrım beliriyor. Algoritmaları yazanlar ile onların ürettiği akışa kapılanlar… Yeni “yazı” belki de artık kodun, arayüzün ve görsel dilin içinde saklı. Bu noktada kaçınılmaz bir soru var: Yazının geri çekildiği bir dünyada eleştirel düşünce nasıl var olacak? Çünkü yazı aynı zamanda düşünmenin de bir biçimi. Cümle kurmak, düşünceyi de kurmak demek… Şimdiyse düşünce, görüntüler arasında hızla kayıp gidiyor. Yakın gelecekte “metin” dediğimiz olgunun kendisi bile anlamını yitirebilir. Artık metinler veya büyük anlatılar yerine bir TikTok ya da reels videosuna referans veriyoruz. Okumak yerine kaydırmak temel eylem hâline geliyor. O hâlde şunu sormak gerekir: Yazının sonuna mı yaklaşıyoruz, yoksa sadece biçim mi değiştiriyor? Daha da önemlisi, yazı ortadan kalkarsa, onunla birlikte düşünmenin belirli bir biçimi de kaybolur mu? Ya da mesele hâlâ aynı: Kim yazar, kim konuşur, kim sadece izler? Ama bu kez cevap hiç olmadığı kadar belirsiz. “Okunamayan” sergisi, yazının bu geri çekilme sürecini bir veda yerine bir potansiyel olarak sunuyor. Yazı, imaj karşısında yenilmiyor; aksine, resmin, heykelin ve yerleştirmenin içine sızarak kendine yeni bir varoluş alanı açıyor. 10 Nisan – 23 Mayıs 2026 tarihleri arasında Karaköy, Fransız Geçidi’nde ziyaretçileriyle buluşan sergi, yazının kadim iktidarının ve günümüzün hızlı dijital akışının ötesinde, her birimizi anlamı yeniden örmeye davet ediyor.”"
Okunamayan: Parergon ve Türevleri
Hasan Cem Çal • 10.05.2026
“Z harfi ya da zikzak: İmgeden sembole ve gerisin geriye. Duran’ın eseri, Silsile, diğer taraftan, zikzak çizilerek deneyimlenen bir panel toplamından oluşarak, yazıyı hem yukarıdan aşağı hem sağdan sola ve tersine, ama tabii bir yandan da diyagonal bir hatta, bir z harfi çizercesine okutur; fakat asıl önemli olan, bu iş özelinde, panelle ne yaptığı, panelin işlevi, yani bağlamla kurduğu ilişkidir. Panelle yapılan açıktır: Paneller, bir imgeden diğerine, giderek dil dolayımlı hâle gelen imgenin geçtiği, çağları aşan anları, belirli “imge momentleri”ni görünür kılar (Yalın imgeden astrolojik/astronomik olana, kozmik imgeden mitik olanına). Tabii, panelin işlevi de bir o kadar açık olacaktır: Paneller, esasında serginin bütününde görünür kılınan şeyin billur bir imgesini oluşturur; nasıl ki sergi imgeyi yazınsal zeminler ya da “yazının dibi”nde bulur, benzer şekilde, mit ve sembollerle bezeli imge de (son panel), kökünü, okunması neredeyse imkânsız bir gök imgesinde (ilk panel) bulacaktır. Böylelikle Duran’ın işi, neredeyse bir “özgösterge”ye dönüşür sergi için; tüm işlerden yansıyan şeyi, imgeyi, anlamsal olarak en seyrek ve en doygun hâlleriyle (ve tabii bu hâllerin arasındaki hâllerle) yansıtır. İma ya da içerim de bu perspektiften nettir: Okunur olanın özünde, kökünde, daima “okunmaya çalışılmış olan”, dolayısıyla okunurluğun düzlemine çekilmiş, öyleyse “çevrilmiş” bulunan vardır ki o da imgedir; yalın hâliyle görülmeyi (çoktandır) kesmiş fakat hâlâ orada olan imge. Dilin ve bütün bir anlambilimsel düzlemin arkhe’si veya tarih öncesi olarak gök."
Hasan Cem Çal / Okunamayan: Parergon ve Türevleri / Manifold
Sanat tüketimi yeniden yazılıyor: CI Bloom 2026’nın işaret ettikleri
Sırma Zaimoğlu • 16.04.2026
“ArtOn sanatçılarından Enis Malik Duran'ın Dünyanın Ucu (2026) da fuarda dikkatimi çeken isimler arasındaydı. Son dönemde giderek kuvvetlenen outsider tavrı, onun üretiminde her seferinde yeni bir katman açıyor."
Contemporary Istanbul Bloom 2026: Yılın En Dikkat Çeken 10 Eser
Feride Çelik • 07.04.2026
“Her sanat fuarı, görsel bir şölen olmanın ötesinde, sanatın güncel nabzını tutan ve malzeme ile kurulan ilişkinin evrimini gözler önüne seren bir platformdur. Bu yıl Contemporary Istanbul Bloom seçkimi oluştururken malzeme ve fikir açısından özgünlük, özgürlük ve en önemlisi geçmiş ile bugün arasındaki o sarsılmaz bağlantı temel rehberim oldu."
Feride Çelik / Contemporary Istanbul Bloom 2026: Yılın En Dikkat Çeken 10 Eseri / Oggusto
Sanatçı Sohbetleri: Enis Malik Duran
Röportaj: Deha Çun • 25.07.2025
“Türk çağdaş sanatının dikkat çeken isimlerinden Enis Malik Duran, Art On Galeri temsiliyetiyle sanatseverlerle buluşmayı sürdürüyor. Sanatsal üretiminde, insanın yeryüzü ve evrenle kurduğu hasarlı ilişkiyi ve problemli anlam arayışını varoluşsal bir düzlemde sorgulayan Duran, son dönem çalışmalarında ise anakronik yapılar kurguladığını ifade ediyor. Bu röportajda Enis Malik Duran, sanatsal pratiğini, ilham kaynaklarını, eserleriyle kurduğu kişisel bağları, sanat piyasasında galeri ve fuarların oynadığı rolleri ve önümüzdeki dönemde hem kendisini hem de izleyiciyi nelerin beklediğini bizlerle paylaştı."
Deha Çun / Sanatçı Sohbetleri: Enis Malik Duran / Oggusto
Kutsal atfettiklerimiz iktidar mekanizmasına dönüşüyor
Kültigin Kağan Akbulut • 11.12.2024
“Enis Malik Duran’ın Art On İstanbul’daki “Yerin Ekseni” sergisi vesilesiyle sanatçıyla ve katalog metnini yazan Nazlı Pektaş’la yaptığımız söyleşinin deşifresi Argonotlar Kütüphanesinde."
Yerin Ekseni Sergi Söyleşisi / Argonotlar
About This Moment We Share / Paylaştığımız Bu An
15.06 - 20.07.2023
Sanatçılar: Enis Malik Duran, Tansu Kırcı, Umut Erbaş
Art On Pera
Meşrutiyet Cad. Oteller Sok.
Hanif Binası 1/A Tepebaşı
34430 Beyoğlu İstanbul
“Duran, sergide yağlı boya ve ahşap üzeri teknik ile beton üzerine çukur baskı yapıtlarını bir araya taşıyor. Sanatçının imge ve zaman ile mekân arasına ‘ektiği’ manyetizmaya izleyiciyi yoğunlaştıran bu eserleri, bellekteki ‘fenomen’leri coğrafî karşılıklarıyla kesiştiren, hem teknik ve hem de kavramsal bağlamda ‘araştırmacı’ bir tavır ortaya koyuyor. Sanatçı, eserlerinde ‘meta-coğrafya’ ve ‘siyasallaşmış topografya’ gibi unsurlara odaklanırken ‘hiçbir yerde’ olmanın özgür suretini nasıl tabir edebileceği gibi, aşkın bir idealin peşine mümkün mertebe sabır ve sadelik ile gitmeyi seçiyor. Pera’da “Paylaştığımız Bu An” özelinde izlediğimiz bu genç adamların üçü de, kendilerini sanat anlayışları ve pratiklerinde ‘kaybederek’ bulma yolunda farklı güzergâh ve araçlar seçseler de izleyenlere anılar, bilgiler, tarihi ve geleceğin yaratıcı tekinsizliğine dair bakir alternatifler vadediyor.”
Evrim Altuğ / Paylaştığımız Bu An Pera'da Sorgulanıyor / Milliyet Sanat
"Duran’ın insan ve doğa arasındaki gerilim ve çelişkileri konu edindiği resimleri tam da Jabès’nin hiçbir yerde olmamak/olamamak üzerine yazdığı dizeleri çağrıştırıyor. Sanatçının imge ve zaman ile mekân arasına “ektiği” manyetizmaya izleyiciyi yoğunlaştıran bu eserleri, bellekteki “fenomen”leri coğrafî karşılıklarıyla kesiştiren hem teknik ve hem de kavramsal bağlamda “araştırmacı” bir tavır ortaya koyuyor. Özellikle Duran’ın tuval üzerine yağlı boya tekniğindeki “Kent” isimli resminde gerçekleştirdiği fırça manevralarında bunu net bir şekilde okuyabiliyoruz. Aynı şekilde ahşabın üzerinde çentikler atarak sabırla işlediği “Arpaçay Akhuryan” isimli eserinde de benzer bir üslubu sahipleniyor. Umut Erbaş’ın dijital manipülasyonlarla işaret ettiği doğayı, Duran bu sefer yüzey üzerinde çizikler ve kesikler atarak ele alıyor. Sarı renginin ağırlıkta olduğu, yüzey araştırması olarak tanımlanabilecek bu resimlerde, insan merkezci yaklaşımı eleştirel bir şekilde ele alırken iktidar temelli tahribata dikkat çekiyor. Son dönem üretimlerinde meta-coğrafya ve siyasallaşan topografya gibi konuları işleyen sanatçı, sınır kavramına gürültüsüz ve yalın bir yaklaşım getiriyor. İçerisi ve dışarısı birbirinden ayıran bir çizgi olan sınır, içerisinin baskısından kaçanlar için aynı zamanda umudun yeşereceği bir mıntıka olarak uzanıyor Duran’ın resimlerinde."
Furkan Öztekin / Paylaşılan Anlar ve Bizim Olmayan Topraklar / Sanat Kritik
Ödünç Manzara
Ortadan Başlamak
22.06 - 30.08 2023
Küratör: Mahmut Wenda Koyuncu
Sanatçılar: Bünyamin Bozkuş, Dilek Özalp, Doğukan Çiğdem, Enis Malik Duran, Erdal Arslan, Esra Özgüroğlu, Fevzi Koyuncu, Gülistan Karagüzel, Hesen Chalak, İlgen Arzık, Locan Ata, Mahmut Akdemir, Mahmut Celayir, Metin Özgör, Oğulcan Yiğit Özdemir, Selin Gömüç, Selmet Güler
Art İstanbul Feshane
Nişanca, Feshane Cd. No:42, 34050 Eyüpsultan/İstanbul
Ödünç Manzara Wenda Koyuncu Küratör "Bugün gözlerimizi yıkılmış, yerle bir olmuş kent manzaralarına açıyoruz. Felaket imgelerinin sıradan, doğal bir hal aldığı bir zaman… İçinde yer aldığımızı düşündüğümüz doğanın veya üzerinde bastığımız; medeniyetler, hayatlar ve hayaller kurdugumuz toprağın tekinsiz bir varlığa dönüştüğü bir duygu iklimi… Manzaraya aşıktı insan. Öyle bir aşk ki bu, her gördüğü çarpıcı manzarayı kendine ait kılmanın sarhoş edici arzusuyla mülhem… Doğayı kontrol edebileceğine dair kör bir kibir ve cahil bir bilgiçlikle inşa edilen şehirler, saniyeler içinde koca mezarlıklara yansıması… Yani, hem yerin kendisine hem de kendimize zamansız eziyetler ve trajediler yaratma konusuda epey ustalaştığımız bir coğrafya… Oysa, bir yere geçici sahiplik etmenin; bir yerin bütün varlıklarıyla barış icinde yaşamanın, orayı yuva olarak benimseminin, o diyardaki ağaca, hayvana, dağa-taşa; başka inanca, dile, cinsiyete veya göçmene efendilik etmeden yaşamanın dilini geliştirmek de pek ala mümkün olabilirdi. Misal bugün Uzakdoğu Zen kültüründe doğaya veya manzaraya dair başka türlü bir dil geliştirmenin imkanını görmek olası. Sürekli afetletlerle, felaketlerle (atom bombası dahil) büyümüş Japon toplumunun-ki Modernleşme tecrübesi neredeyse Türkiye ile aynı zamanlara denk düşer- bugün dünyada popülerleştirdiği Zen bahçecilik kültürü; manzara, doğa, şehirleşme ve toprakla uyumlu yaşam adına derslerle dolu bir kültürdür. Batı kültüründen farklı olarak, bu kültürde, manzara çok önceden resim sanatının temel plastik unsurlarından biriydi. Zen inancına bağlı bu resmetme pratiğinde manzara, Batı’daki gibi ne modern zamanların öznesi İnsan’a ne de daha önceki dönemlerde teolojik göstergelere eşlik eden bir arka fon işlevi görmüştür. Doğa, teolojik kudretin ve yaşamın kültüre hizmet ettiği bir alan değil bizzat ve her an akılda tutulması gereken esas kaynaktır. Aynı şekilde büyük Doğa, Batı’da veya Ortadoğu’da Medeniyetin dışarısı olarak değil, bizzat medeniyetin kendisidir. Medeniyet Doğa’dan ayrılmanın değil, Doğa’nın içinde minör bir kıvrımdır sadece. Burada, doğadan geldiğine dair kuvvetli bir amentünün tezahürüdür manzara. Çin/Japon geleneğinde bahceler tamamen insan eliyle düzenlendiği halde doğal bir görünüm arz etmektedir. Bunlar bir nevi üç boyutlu resim veya sessiz birer şiir olarak anılır. Bahçelerin tasarımında din adamlari, şairler, mimarlar veya ressamlar işbirliği içinde çalışır. Bu ortaklık doğaya saygının veya özlemin vücut bulmuş imgelerini ortaya çıkarır. Kimi bahçeler sadece taş veya kumdan ibaret olabilirken kimileri de düzenlenmiş bir orman gorüntüsü verebilmektedir. Her bir bahçe farklı bir duygu veya inanışın sembolü işlevi görür. Bazısı sebat, bazısı umut, bazısı da aşktır bu bahce tasarımlarının somutlaşmış ifadeleri. Bu bahçelerin özelliklerinden biri de uzaktaki doğal bir görüntüyü bahçenin görüş alanına dahil edip onu bahçenin ayrılmaz bir parçası haline getirmektir. Manzara bazen bir dağ, bazen bir göl, bazen de bir deniz veya ufuk cizgisi olabilir. O manzara bahçenin vazgeçilmez bir parçasıdır. Buna ödünç manzara adı verilir. Ödünç manzarada, uzamdaki her varlık bu evrende birbirini tamamlayan fiziki ve ruhsal dengenin birer parçasıdır . Lakin bu tasarımların derininde yatan başka bir sav daha vardır: Doğadan gelmek ama onu aşmamak. Bu felsefe sadece bahçecilik kültüründe olan bir sey değil tabii; şiirde, mimaride, resimde ve gundelik hayatin bir cok alanında karşılık bulur. mevcuttur. Kadim inanışın en dibinde doğadaki her varlığın bir ruhu ve kişiliği olduğuna dair kuvvetli bir amentü vardır. Güncel politik veya kapitalistik muarızları dışarıda bıraktığımızda Budizm, Tao, Shinto, Konfiçyüs, Zen, Ying Yang gibi kavramlar bu bu bakışı sentezleyen temel düşünce alanlarıdır. Sanatçılar geçmişten beri durmadan doğayı tasvir etmektedirler. Doğayı betimleyici manzara resimleri zamana ve dusunceye göre farklılık gösterse de her zaman ressamların vaz geçilmez temalarını oluşturmaya devam etmektedir. Kimi zaman yansıtmacı-realistik kimi zaman sanatçının düş dunyasina, bilinçdışına veya ruhuna göre içsel bir gerçekliğin imgeleri de olmuştur. Ödünç Manzara Sergisi’de sanatçılarr çeşitli zamanlarda tasvir ettikleri doğa veya hayvan imgeleri ile yapay bir bahce insa etmislerdir. Farkli tarzlardan, malzemelerden ve tekniklerden beslenen bu tasvirler doğanın gittikçe bir simulakra dönüşmesinin izlerini ortaya koyuyorlar. Doğa sadece imgede mi kalmıştır? Ödünç Manzara, yeni bir yüzyıla girmeye hazırlanan bir toplumun yıkıntılar içindeki bir uzama dahil edebilecek manzaranın imkansızlığına bir metaphor olarak yaklaşmanın deneyimini sorgulama amacı taşımaktadır. Şu an üzerimize devrilen enkazları düşündüğümüzde ne tür bir manzaranın bizi beklediği belirsizdir. Öyleyse şimdi gözlerimizi kapatıp bir manzara hayal etmenin tam sırası. Bu manzarada kimler ve neler yer alıyor? Ödünç Manzara’ya hangi bahçe eşlik edecektir? "
Sanatçıların “Keşke Bunu Ben Yapmış Olsaydım" Dediği Eserler
Uğur Ugan
04.04.2023
ENİS MALİK DURAN / Alan Sonfist – “Zaman Manzarası/Time Landscape”
Edisyon No. 1
29.01 - 02.03.2022
Sanatçılar: Adnan Çoker, Avni Arbaş, Beyza Boynudelik, Burhan Doğançay, Cihat Burak, Damien Hirst, Devrim Erbil, Enis Malik Duran, Ergin İnan, Ferruh Başağa, Ferdinand Gehr, Fevzi Karakoç, Fevzi Tüfekçi, Gül Derman, Gülsün Karamustafa, Leyla Gamsız, Sarptürk, Özdemir Altan, Salvador Dali, Sezin Türk Kaya, Shahnaz Aghayeva, Süleyman Saim Tekcan
Galeri 11.17
Gökçe Sokak No:11/A Caddebostan / Kadıköy / İSTANBUL
“Gallery 11.17, gravürden litografiye, dijital baskıdan serigrafiye uluslararası bir seçkiyi “Edisyon No.1” başlığı altında bir araya getiriyor. Özellikle Türk Sanat tarihinde baskıresim alanında söz sahibi olan bir çok üst kuşak sanatçıyı odağına alan seçki, Damien Hirst, Salvador Dali gibi uluslararası isimler ile yakın kuşak Türk sanatçıları da listeye dahil ediyor. Edisyonlu işlerin, başlangıcından bugüne geçirdiği içerik değişimini baz alarak, hem modern dönem hem de çağdaş sanat alanındaki varlığına dikkat çekmek niyetindeki sergi, baskı etiğini, sınırlı sayıda basılmış orijinal işlerin biricikliğini, ulaşılabilir haliyle çekici olan bu kağıt işlerin aslında nasıl bir disiplin ve özenle üretildiğini de izleyiciyle paylaşmak niyetinde. Yeni isimlerle serginin ileriki edisyonlarının gerçekleşmesi ise diğer bir amaç.”
Yazı: Beyza Boynudelik
“Edisyon No.1” Uluslararası Seçki Gallery 11.17’de Başladı / Sanat Okur
Biz Buradayız! Ya Siz?
21.10 - 08.11 2019
Küratör: Kıymet Giray
Sanatçılar: Enis Malik Duran, Beyza Boynudelik, Burçin Erdi, Elif Yılmaz, Erhan Lanpir, Gülcan Şenyuvalı, İsmail Ateş, Pelin Özgöçen, Seydi Murat Koç
Tünel Sanat Galerisi
Müeyyet Sokak: No:1 Tünel / İstanbul
Biz buradayız! Ya siz? Prof. Dr. Kıymet Giray "Burada olmak üzerine söylenecek çok söz, üzerinde düşünülecek birçok fikir ve hatta inceleme formatı olmalı diye düşünüyorum. Benim içinse, sanat için yeni düşünce alanları yaratmak için seçilmiş bir konsept aslında. Biz Buradayız!! Ya Siz? Bu yan yana gelmiş olan iki kısa tümce, asal olarak sanatın tarihi içinde var olmanın gerekliliğini belirleyen hedefleri işaretlemektedir. Sanatın tarihini, tarihi süreçlerin sürekliliğini sanat eserleri oluşturur gerçekliğinden başlayarak ilerleyelim. Sanatın tarihini belirleyen sanat eserleri, yaşandıkları dönemin estetik duyarlığı ile anlam kazanır. Bu eserleri yaratan sanatçılar, tıpkı sanatın tarihini yazan sanat tarihçiler gibi, yaşadıkları coğrafyaların farklı dönemlerinin aydınları, toplumlarının entelektüelleridir. Yüzyılların göstergeleri olan sanat eserleri ile sanatın tarihinde yerlerini almalarının nedeni, dönemlerinin tarihi, kültür yapısı, bilimsel gelişmeleri, erdemleri ve hatta ekonomik ve politik güçleri hakkında da değerlendirme alanlarını temsil etmeleridir. Bir başka söyleyişle; bizim, yani insanın, dünya üzerinde varlığının izlerini ve gelişimini, onların aralarından yetenekleriyle ayrılan, düşünce yapılarıyla dönemlerini kavrayan, felsefeleriyle çağlarını aydınlatan sanatçıların yapmış oldukları sanat eserleri üzerinde yapılan bilimsel değerlendirmelerle öğreniriz. Sanatın gelişimini sanat eserlerini örnekleyerek yazan sanat tarihi, aynı zamanda sosyal, siyasi, ekonomi ve politika tarihinin kaymağını da oluşturmaktadır. Tam da bu noktada, sanatın tarihinin sürekliğinin önemini belirlemek gerekir. Geçmiş ve gelecek arasında kurulan en önemli köprüdür sanat. Gelecek geçmişin tarih dönemlerinin içinde gelişen sanat hareketleriyle örneklenirken, kalıcı olmayı başarmış olan bu sanat eserleri, geleceğin kaynakları arasında öncelikli yerini almaktadır. Çağdaş olan sanatı tanımlamak, klasiği bilmek, moderni anlamak, felsefesini, estetiğini kavramak ve geleceği hedefleyen bilimsel gelişmeleri tanımlamakla olasıdır. Yüzyıllarla açıklanabilen sanat tarihi içinde aldığınız yerle temsil edilen klasik sanat gibi, çağdaş olanı ortaya çıkartmak da; yeni düşünce, estetik duyarlık ve araştırmalarıyla olasıdır. Klasik eserleri yaratan sanatçılar, güncel olanın içinden arınarak, sanatın tarihinde yerlerini alırken, genç sanatçılar yenilikçi malzemeler, teknikler ve düşüncelerle güncel sanatı oluşturmaya başlar. Bu bir dönüşüm zinciridir. Biz buradayız! Ya siz? Sergimiz bu sürekliliği belirleyen sergiler dizimizin halkalarından birisi olmayı hedeflemektedir. Türk resim sanatının önemli koleksiyonlarının sergilerinin devami, çağdaş sanatın güncel tasalarını sorgulayan gençlerin eserlerinin toplumla paylaşılmasının Örneğidir. Sergi kapsamında bir araya gelen genç sanatçılar 2000 yılından bu yana birlikte yürüdüğümüz, küratörlüğünü yaptığım kapsamlı sergiler ve organizasyonunu gerçekleştirdiğim sempozyumlarda birlikte çalıştığımız, gelişimlerini yakından takip ettiğim genç kuşak sanatçılar arasından seçilenler. Devamlılığı içinde diğer genç ressamları ve heykel sanatçılarını da kapsamına alacak Biz Buradayız! Ya Siz? Sergiler zincirinin ilk halkasının sanatçılarıdır. Dönemlerini tanımlayan çalışmalarıyla tanınan gençler; sergimizde yer alan eserleriyle günümüz sanatını temsil etmektedirler. En genç sanatçımız olan Enis Malik Duran, Doğa ressamıdır. Onun ıssız doğa resimleri, alan, mekân, uzam sorunsalının perspektif denemeleridir. Kırılmalar, yaylar ve boşluklar arasında yeni tasarım modelleri oluşturan Duran, ısısız dünyanın insansız boşluğunu resimler
21. Yüzyıl Resminde Doğa Kavramı
Enis Malik Duran
28.09.2015
Enis Malik Duran/ 21. Yüzyıl Resminde Doğa Kavramı / E-Skop
Sınır / Boundary
05.04 - 27.04 2014
Harmony Sanat Galerisi
İcadiye Caddesi, Kuzguncuk /İstanbul
Huzur Vermeyen Manzaralar Rahmi Öğdül Peyzaj ya da manzara resmi doğayı evcilleştirme sürecinde icat edildi. Etrafını çitlerle çevirerek kendini doğadan ayıran insan içeride mutlak bir düzen, kozmos yaratırken, çitlerin ötesinde uzanan doğayı ise mutlak kaos olarak tanımladı. Korkunç kuvvetlerin kol gezdiği bir alan olarak doğanın unsurları, ancak evcilleştirildiği, denetim altına alındığı ölçüde çitin içine dâhil edilebiliyor. Peyzajın temsil ettiği doğa da evcilleştirilmiş bir doğa temsili olarak duvarlarımızı süslüyor. Romantiklerin yüce kavramına öncülük eden doğanın kudretli yüzünün temsilleri bile bir süre sonra klişelerden oluşan doğa repertuarlarımızda yerini almakta gecikmiyor. Tanıdık olmayan bir manzara karşısında nutku tutulan Romantikler gibi kekelemeye başladığımızda, yaşadığımız deneyimin dile getirilmezliğini, acayipliğini dışa vurmuş oluyoruz. On sekizinci yüzyılda Alplerde gezintiye çıkan ve ilk kez gördüğü yabansı, yabancı doğa görünümleri karşısında “Salvador Rosa! Poussin! Saveri! Ruisdael!” diye bağırarak yaşadıkları dehşeti bildik terimlere dönüştürmeye çalışan Romantikler, yeni olanı eski çerçevelere oturtmaya, yabani olanı evcilleştirmeye çalışıyorlardı bir bakıma. Alplerde doğanın kudreti ile karşılaşan romantikler yaşadıkları karşısında doğa temsillerine sığınıp yüce kavramıyla anılan peyzaj ressamlarının adlarını sıralıyorlardı. Dile getirilemez olanı, deneyimin ele avuca sığmazlığını temsiller üzerinden evcilleştirirken kendilerini rahatlatıyorlardı böylece. Resmedilmeye değer, resim gibi anlamlar taşıyan pitoresk terimi, doğal dünyanın bizi tedirgin eden öğelerini işlemden geçirip yeniden üreten bir yöntemi vurguluyor. Sonuçta oldukça estetik ve metalaşmış bir doğa görünümü çıkıyor ortaya; baktığımızda bir klişeye oturtup kendimizi rahatlatıyoruz. Oysa Enis Malik Duran’ın resimlerinde evcilleştirilemeyen, pitoreskin tuzağına düşmeyen bir taraf var, sınır bölgelerini resmettiği için belki: evcil olan ile yabancı olan arasındaki geçiş mıntıkasını. Yerleşikler eş merkezli çemberler şeklinde örgütlenirken sınıra doğru gidildikçe merkezin denetim altında tuttuğu bölgenin etkisi giderek azalıyor; sınır bölgesi, mutlak düzen topraklarının, kozmosun, kaosun tehlikeli kuvvetleriyle karıştığı bir mıntıka. Enis Malik Duran’ın manzaraları tedirgin edici bir coğrafyada bulunduğumuzu hissettiriyor. Huzur veren bir peyzaj değil. Bir bıçak yarası gibi yeryüzünde açılan yaraları andırıyor sınır bölgelerindeki düzenlemeler. Kasvetli renklerin rahatsız edici fırça darbeleriyle tuvale yedirilmesi bu yaraları yüzeye çıkarıyor. Dokunduğunuzda pürüzsüz bir yüzeyle değil, pürtüklü ve vahşi bir dokuyla temas ediyorsunuz; çorak toprakların dikenli bitkilerini andıran dikenli teller tenimizde de onarılmaz yaralar açıyor. Sınır bölgesi insan bedeninde ölümcül yaraların açıldığı bir mıntıka aynı zamanda. Sınırı aşmaya çalışanlar mayınlı bölgeyi geçmeyi başarırlarsa şayet, iz tarlası denilen düzleştirilmiş bir arazide iki ateş arasında kalabiliyor ve yaralı ya da ölü bedenleri de bu arazide bir iz bırakıyor: yeryüzünde ve bedende açılmış yara izleri. Duran’ın resimlerindeki iz tarlaları, ölü bedenleri hatırlatıyor bize; tutsaklık ile özgürlük arasında sıkışıp kalmış ölü bedenler. Tuhaf bir bölgedeyiz. Yerleşiklerin merkezinden uzakta, sınır bölgesinin belirsizlik mıntıkasındayız. Duran’ın resimlerinde iz, başat bir izlek olarak çıkıyor karşımıza. Bazen doğanın bağrında açılmış bir yarık, çukur olarak, çoğu kez de iki bölgeyi birbirinden ayıran sınır olarak. Sınır, özgürlük kavramına eşlik etmiştir hep. Truman Show filminden hatırlayalım. Filmin kahramanı yerin boğucu ve tekrarlardan oluşan havasından kaçmak için teknesiyle ufuk çizgisine doğru yola çıkıyor, ama sürekli bizden kaçan ufuk çizgisi yerine duvarla karşılaşıyordu; teknesinin ufuk çizgisine, daha doğrusu ufuk manzaralı duvara saplandığı ân, hayal kırıklıklarının ve aydınlanmanın yaşandığı ândır. İktidar, sürekli bizden kaçan bir ufuk çizgisi yerine duvar, doğa temsillerini seyrederek oyalanalım diye duvara bir peyzaj resmi boyadığında; tüm peyzaj resimleri tarihini de özetlemiş oluyordu. Doğanın çağrısını dinleyip yolculuğa çıkmak, tekrarlar yerine beklenmedik şeylerle karşılaşmak varken, duvarlar arasında tutsak halde peyzaj resimlerini seyrederken buluyoruz kendimizi; iktidarın kodlayıp tanımladığı yerden bir türlü kopamıyoruz. Sınır, içerisi ile dışarısını birbirinden ayıran bir çizgi. İçerisinin baskısından, boğucu mutlak düzeninden kaçanlar için sınır aynı zamanda umudun yeşereceği bir mıntıka olarak uzanıyor; sürekli tekrarlardan oluşan içerisinin aksine, insanın başına en iyisinden ya da en kötüsünden beklenmedik şeylerin gelebileceği bir mıntıka. Umuda yolculukta aşılması gereken bir eşik, zorlu bir eşik. Sınırın mayınlı ve tehlikeli bölgelerini aştıktan sonra mevcut gerçekliğin ötesine, hayalimizin yeşereceği sınır ötesine geçebiliyoruz ancak. Mevcut gerçeklik ile hayallerimiz arasındaki belirsizlik mıntıkasındayız. Enis Malik Duran bu tedirgin edici belirsizliği, tekinsiz bölgeyi bize duyumsatıyor. Sanatçının çocukluğunun geçtiği coğrafyanın topografyasında da tedirgin edici bir şeyler var. Kuşaktan kuşağa aktarılan geçmiş olayların, acılarının biriktiği kıvrımlar gibi duruyor yeryüzündeki yarıklar. Ya da kenarında sırtlanların durduğu yeryüzündeki kara delikler. Kara delikler de yeryüzünde derinlemesine açılan yaralar gibi bizi rahatsız ediyor. İnsanoğlu, etrafını çitlerle çevirerek doğadan koparken, dikine bir örgütlenmenin hiyerarşik kulesine kapatmış kendisini ve en üste de kendisini yerleştirmiştir; doğaya tepeden bakıyor. Ya da bu hiyerarşik kuleyi tersine çevirdiğimizde, yeryüzündeki bir kuyuya dönüştüğünü ve insanoğlunun kendisini bir kuyunun dibinde bulacağını göreceğiz. Kulenin en tepesi ya da kuyunun dibi, fark etmiyor. Doğada ve insan doğasında açılan derin yaraların izleri bunlar. Yeryüzünden koptukça yükseldiği yanılsamasına kapılan insanoğlu aslında kendini dipsiz bir çukurun karanlığına hapsediyor; hayat yüzeyde, yeryüzünde akarken sırtlanlar dipteki bu yaratığı seyrediyorlar. Enis Malik Duran’ın resimleri, iktidarın yeryüzünde ve insan bedeninde açtığı derin yaraları görünür kıldığı için rahatsız ediyor bizi; pitoreskin klişelerine düşüp kendimizi rahatlatamıyoruz. Yer-yazımı anlamına gelen coğrafyanın işlemleri bedenler üzerinde de devam ediyor; yeryüzünü durmadan yeniden yazmaya çalışan iktidarın yeryüzünde bıraktığı derin izlere bedenlerdeki yaralar eşlik ediyor.
Evet Dağın Umrunda Her Şey Ali Şimşek Bir manzaraya baktığımızda şiddeti, trajik olanı, endişeyi ve anksiyeteyi duyumsuyorsak sadece resimsel (pitoresk) bir uzaya bakmıyoruzdur artık. Manzaranın insanileştiği bir eşikteyizdir artık. Bilinen bir sözdür ve bence de çok anlamlı ve felsefidir. Tavşan dağa küsmüş. Ama dağın umurunda olmamış ya da haberi... Oysa Romantizmden itibaren içine girdiğimiz doğa, manzara tam da muhatap isteyen bir dağ istiyor.... İnsan dağa küsmüş, ama dağın umurunda bu iç sıkıntısı diyebilmek bence önemli bir dönüşüm. Bu bildik anlamda doğayı sömürgeleştirmek, onu antropolikleştirmek değil elbette. Ya da sadece göze gelmiş, evcilleştirilmiş bir parça da değil. Landscape (Manzara) burjuvazinin özgüveniyle yayılan bir iktidara da hitap ediyordu biliyoruz. İşlenecek, satın alınacak, ya da aristokrasinin payesini ikame edecek bir ele geçirme.... Lezzetli bir seyir hali. Dostum Rahmi Öğdül'ün söyleyişiyle: “Peyzaj ya da manzara resmi doğayı evcilleştirme sürecinde icat edildi. Etrafını çitlerle çevirerek kendini doğadan ayıran insan içeride mutlak bir düzen, kozmos yaratırken, çitlerin ötesinde uzanan doğayı ise mutlak kaos olarak tanımladı. Korkunç kuvvetlerin kol gezdiği bir alan olarak doğanın unsurları, ancak evcilleştirildiği, denetim altına alındığı ölçüde çitin içine dâhil edilebiliyor. Peyzajın temsil ettiği doğa da evcilleştirilmiş bir doğa temsili olarak duvarlarımızı süslüyor. Romantiklerin yüce kavramına öncülük eden doğanın kudretli yüzünün temsilleri bile bir süre sonra klişelerden oluşan doğa repertuarlarımızda yerini almakta gecikmiyor.” Romantizmden, huzursuz Van Gogh'a, geometrik neşterle lirizmli tehlikeli bir evliliğe sokan Cezanne'a; oradan modern vicdanımızın boya sürüşü olan Anselm Kiefer'in uzamına girmek işte bu “mülk” edinmenin kendisinden kaçmaktı biraz. Sınır çizen, birbirine gerilimli elektrikler yükleyen, arıklarla, sararmış otlar ile, varlığın derin yarasını pay eden patikalarda yankılanan bir huzursuzluk. Latince signature (imza) kavramının tarla ve toprak arıklarından gelmenin bir anlamı olmalı. İmza toprak ve mülkiyettir. Ama her imza mülkiyete karşı derin bir yaradır biraz. Enis Malik Duran'ın manzaraları, arık ve sararmış otları; bütün yüzeye yayılmış gerilim ve şiddeti bence koca bir geleneği güvenle sırtlıyor. Yeni keşfettiğim sarıyı balkılayan fırça vuruşları; bazen neşter keskinliğini ve ürpertisini veren çiziktirmeleri usta bellediği Kiefer'in sorumluluğunu taşıyor. Yine katalog yazısını kaleme alan sevgili Rahmi'nin deyimiyle: “Enis Malik Duran’ın manzaraları tedirgin edici bir coğrafyada bulunduğumuzu hissettiriyor. Huzur veren bir peyzaj değil. Bir bıçak yarası gibi yeryüzünde açılan yaraları andırıyor sınır bölgelerindeki düzenlemeler. Kasvetli renklerin rahatsız edici fırça darbeleriyle tuvale yedirilmesi bu yaraları yüzeye çıkarıyor. Dokunduğunuzda pürüzsüz bir yüzeyle değil, pürtüklü ve vahşi bir dokuyla temas ediyorsunuz; çorak toprakların dikenli bitkilerini andıran dikenli teller tenimizde de onarılmaz yaralar açıyor. Sınır bölgesi insan bedeninde ölümcül yaraların açıldığı bir mıntıka aynı zamanda. Sınırı aşmaya çalışanlar mayınlı bölgeyi geçmeyi başarırlarsa şayet, iz tarlası denilen düzleştirilmiş bir arazide iki ateş arasında kalabiliyor ve yaralı ya da ölü bedenleri de bu arazide bir iz bırakıyor: yeryüzünde ve bedende açılmış yara izleri.” Çit; o güven veren, bölgeyi insana açan, doğayı dışarıda tutan uğursuz sözcük. Kapitalizmin diğer adıydı çitleme. Tekstilin tıkır tıkır işleyen makinelerine hazırlanan koyunların otlatıldığı geniş ve yeşil araziler; ve kentlere doluşan topraksız köylüler. Malik'in “Sınır”ı bunu da düşündürüyor. Malik'in huzursuz manzaraları 27 Nisan tarihine kadar Kuzguncuk Harmony'de izlenebilir. ©sanatatak.com